Ana içeriğe geç

Tek Sağlık - One Health

Yeni Yüzyılda Kutsallaştırılmış Otokrasi ve Emperyalizm

Yirmi birinci yüzyılın siyasal düzeni, liberal demokrasinin evrensel bir tarihsel yönelim hâline geleceği beklentisini doğrulamaktan uzaktır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan iyimserlik, piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasının ve uluslararası kurumların güçlenmesinin siyasal özgürlükleri kendiliğinden güvence altına alacağı düşüncesine dayanıyordu.

Akademik deneme — siyasal meşruiyet, kutsallaştırılmış iktidar, ulusal egemenlik ve emperyal tahakküm

1. İktidarın kutsallığı ve özgürlüğün sınırları

Yirmi birinci yüzyılın siyasal düzeni, liberal demokrasinin evrensel bir tarihsel yönelim hâline geleceği beklentisini doğrulamaktan uzaktır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan iyimserlik, piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasının ve uluslararası kurumların güçlenmesinin siyasal özgürlükleri kendiliğinden güvence altına alacağı düşüncesine dayanıyordu. Oysa ekonomik bütünleşme, teknolojik ilerleme ve küresel iletişim ağlarının genişlemesi, her toplumda hukuk devletinin güçlenmesini veya yurttaşların siyasal karar süreçlerine daha etkili katılmasını sağlamadı.

Bunun yerine, seçimlerin sürdüğü fakat demokratik denetimin zayıfladığı; millî irade söyleminin çoğulculuğu sınırlandırmak için kullanılabildiği; dinî ve tarihsel sembollerin siyasal sadakat üretmek amacıyla seferber edildiği yönetim biçimleri önem kazandı. Levitsky ve Ziblatt'ın (2018) demokratik kurumların aşınmasına ilişkin çözümlemeleri, otoriterleşmenin her zaman ani bir rejim değişikliğiyle başlamadığını; seçilmiş yöneticilerin denetim mekanizmalarını, siyasal rekabeti ve kurumsal güvenceleri aşamalı olarak zayıflatabildiğini göstermektedir.

Bu süreçte sorulması gereken temel soru şudur: Bir siyasal iktidar, kendisini hangi koşullarda hukukun ve eleştirinin üzerinde konumlandırabilir?

Bu sorunun cevabı yalnızca anayasal düzenlemelerde veya ekonomik çıkarlarda aranamaz. Siyasal iktidarın kendisini nasıl anlamlandırdığı, toplumun hangi tarihsel anlatılar üzerinden harekete geçirildiği ve yurttaşın devlete karşı hangi ahlaki yükümlülüklerle tanımlandığı da belirleyicidir.

Max Weber'in (1978) meşru egemenlik çözümlemesi, iktidarın yalnızca zor kullanma kapasitesiyle açıklanamayacağını ortaya koyar. İktidarın devamlılığı, yönetenlerin otoritesinin yönetilenler tarafından belirli ölçülerde meşru kabul edilmesine de bağlıdır. Bu meşruiyet gelenek, hukuk veya karizmatik otorite üzerinden kurulabilir. Ancak iktidarın meşru kabul edilmesi ile onun ahlaken haklı veya demokratik bakımdan kabul edilebilir olması aynı şey değildir.

Kutsallaştırılmış otokrasi kavramı işte bu ayrımda anlam kazanır. Burada mesele, toplumların dinî inançları veya millî aidiyetleri değildir. Mesele, bu aidiyetlerin siyasal erki eleştiriden koruyan bir dokunulmazlık zırhına dönüştürülmesidir.

Siyasal erk, kendisini milletin tarihsel kaderiyle, ilahî iradeyle veya medeniyetin bekasıyla özdeşleştirdiğinde, yönetime yöneltilen eleştiriler kolaylıkla ortak değerlere saldırı şeklinde sunulabilir. Böylece siyasal muhalefet, demokratik hayatın olağan bir unsuru olmaktan çıkarılıp ahlaki veya millî bir kusur olarak damgalanabilir.

Bu durum, otokrasinin yalnızca kurumlarla değil, anlam dünyalarıyla da üretildiğini gösterir.

2. Kutsallaştırılmış siyaset: Din, milliyetçilik ve devlet

Siyasal erkin kutsallaştırılması, din ile siyaset arasındaki ilişkinin basit bir uzantısı değildir. Dinî inançların toplumsal hayattaki varlığı ile iktidarın kendisine kutsal bir dokunulmazlık atfetmesi birbirinden ayrılmalıdır. Aynı şekilde millî kimliğin önemsenmesi ile devletin veya liderin milletin üzerinde ve eleştiriden muaf bir konuma yerleştirilmesi de aynı olgu değildir.

Rouhana ve Shalhoub-Kevorkian'ın (2021) kutsallaştırılmış siyaset üzerine karşılaştırmalı çalışmaları, dinî iddialarla milliyetçi anlatıların birleşerek devlet politikalarına iç ve dış meşruiyet sağlayabildiğini tartışır. Bu yaklaşım, kutsallaştırmanın yalnızca bireysel inanç düzeyinde değil, devletin güç kullanımını anlamlandıran siyasal bir süreç olarak da incelenebileceğini göstermektedir. Bu sürecin üç temel mekanizmasından söz edilebilir. Birincisi, iktidarın tarihsel bir misyonla özdeşleştirilmesidir. Yönetici, kendisini yalnızca belirli bir dönemin siyasal temsilcisi olarak değil, milletin geçmişini ve geleceğini birleştiren tarihsel bir iradenin taşıyıcısı olarak sunabilir. Bu durumda yöneticinin başarısızlıkları sıradan siyasal değerlendirmelerin konusu olmaktan çıkarılmaya çalışılır.

İkincisi, siyasal sadakatin ahlaki itaate dönüştürülmesidir. İktidara bağlılık, belirli bir politikayı desteklemekten daha geniş bir anlam kazanır; sadakat, millî veya dinî kimliğin kanıtı olarak sunulur. Eleştiri ise yalnızca bir kararın reddi değil, topluluğa karşı bir ihanet olarak yorumlanabilir.

Üçüncüsü, devlet ile toplum arasındaki ayrımın ortadan kaldırılmasıdır. Devletin çıkarları, mevcut yönetimin çıkarlarıyla; mevcut yönetimin çıkarları da milletin veya inanç topluluğunun ortak iradesiyle özdeşleştirilir. Böylece yönetimin değişmesi, siyasal bir tercih olmaktan çıkarılıp toplumsal varoluşa yönelik bir tehdit şeklinde gösterilebilir.

Bu mekanizmalar, otoriterleşmenin toplumsal meşruiyetini güçlendirebilir. Ancak her dinî söylem, her milliyetçilik biçimi veya her güçlü devlet anlayışı otokratik değildir. Belirleyici ölçüt, siyasal iktidarın denetlenebilirliği, hukukun üstünlüğü, çoğulculuğun korunması ve yurttaşların eşit haklara sahip olmasıdır. Dolayısıyla kutsallaştırılmış otokrasi, bir toplumun inançlarına ilişkin bir yargı değil; iktidarın kendi meşruiyetini eleştirinin üzerinde kurma biçimine ilişkin siyasal bir kavramdır.

3. Weber'den Arendt'e: Meşruiyet, tahakküm ve emperyal genişleme

Kutsallaştırılmış otokrasinin teorik temellerini anlamak için Max Weber'in meşru egemenlik kavramı ile Hannah Arendt'in totalitarizm ve emperyalizm çözümlemelerini birlikte değerlendirmek yararlıdır.

Weber, geleneksel, karizmatik ve yasal-ussal egemenlik biçimleri arasında ayrım yapar. Karizmatik egemenlik, liderin olağanüstü niteliklere sahip olduğuna ilişkin toplumsal inanç üzerinden işler. Bu otorite, kurumsal denetimin zayıfladığı durumlarda liderin kişisel iradesinin siyasal düzenin merkezine yerleşmesine elverişli olabilir. Bununla birlikte Weber'in sınıflandırması, karizmatik liderliğin zorunlu olarak otokrasiye dönüşeceği anlamına gelmez. Sonuç, liderliğin kurumlarla ilişkisine ve iktidarın nasıl sınırlandırıldığına bağlıdır (Weber, 1978). Arendt (1951) ise emperyalizm ile totalitarizmin tarihsel oluşumlarını incelerken sınırsız genişleme arzusunun, siyasal denetimin ve insanın araçsallaştırılmasının tehlikelerine dikkat çeker. Arendt'in çözümlemesi, emperyalizmi yalnızca toprak kazanma veya ekonomik kaynakları ele geçirme meselesine indirgememek gerektiğini hatırlatır. Emperyal tahakküm, belirli halkların kend

i siyasal iradelerini kullanma kapasitelerini sınırlayan bir iktidar düzeni de yaratabilir.

Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde önemli bir ayrım ortaya çıkar: İçeride iktidarın kişiselleştirilmesi ile dışarıda egemenlik alanının genişletilmesi aynı süreç değildir. Bununla birlikte, her iki süreç de iktidarın sınırlarının meşruiyet gerekçeleriyle aşındırılması üzerinden birbirine bağlanabilir. İçeride lider, tarihsel kaderin vazgeçilmez temsilcisi olarak sunulabilir. Dışarıda ise devlet, kendisini belirli bir coğrafyanın doğal sahibi, bir medeniyetin koruyucusu veya başka toplumların siyasal tercihlerini belirleme hakkına sahip bir güç olarak konumlandırabilir.

Böylece bir siyasal erkin kendisine atfettiği tarihsel misyon, sınırları yalnızca coğrafi anlamda değil, hukuki ve ahlaki anlamda da genişletmeye yarayabilir. Burada önemli olan diğer bir husus da, her tarihsel hak iddiasının veya güvenlik politikasının emperyalist olarak nitelenmesi değildir. Asıl ölçüt, bu iddiaların başka toplumların egemenliğini ve kendi geleceklerini belirleme hakkını hangi ölçüde sınırlandırdığıdır.

4. Emperyalizm: Güç, çıkar ve evrensellik iddiası

Emperyalizm, tarihsel olarak sömürge yönetimlerinden askerî işgallere, ekonomik bağımlılık ilişkilerinden nüfuz alanlarının kurulmasına kadar farklı biçimler almıştır. Bu çeşitlilik, emperyalizmin yalnızca bir devletin başka bir ülkeyi resmen ilhak etmesiyle açıklanamayacağını gösterir.

Modern uluslararası düzende ekonomik bağımlılık, askerî üsler, yaptırımlar, teknoloji üzerindeki denetim, finansal ilişkiler ve stratejik ittifaklar da devletlerin hareket alanını etkileyebilir. Ancak bu araçların her kullanımı emperyalizm olarak sınıflandırılamaz. Analiz, karşılıklı bağımlılık ile tek taraflı tahakküm arasındaki farkı ortaya koymalıdır. Bu noktada evrensel değerler söylemi ile stratejik çıkarlar arasındaki ilişki önemlidir. Büyük güçler demokrasi, insan hakları, istikrar ve uluslararası güvenlik gibi kavramlara başvurabilir. Bu ilkeler gerçek bir siyasal bağlılığı yansıtabileceği gibi, belirli dış politika tercihlerinin meşrulaştırılmasında da kullanılabilir. Sorun, evrensel değerlerin varlığı değil; bu değerlerin seçici biçimde uygulanmasıdır. Bir yönetimin insan hakları ihlalleri, stratejik ortak olduğu için görmezden geliniyor; başka bir devletin benzer ihlalleri ise yalnızca rakip olduğu için daha sert bir dille eleştiriliyorsa, evrensel normların uygulanmasında bir tutarlılık sorunu vardır. Bu durum tek başına bütün dış politika kararlarının ikiyüzlü olduğunu kanıtlamaz; ancak normatif ilkeler ile jeopolitik çıkarların hangi koşullarda çatıştığını araştırmayı gerekli kılar. Emperyalizmin günümüzdeki biçimlerini incelerken bu nedenle iki ayrı soruyu sormak gerekir:

* Bir devlet, kendi güvenlik ve refahını korumak için hangi araçları kullanmaktadır?

* Bu araçlar, başka toplumların bağımsız karar verme kapasitesini hangi ölçüde sınırlandırmaktadır?

İkinci sorunun yanıtı, uluslararası iş birliği ile tahakküm arasındaki sınırı anlamak bakımından belirleyicidir.

5. ABD, Avrupa Birliği ve Rusya: Benzerlikler, farklılıklar ve çelişkiler

ABD, Avrupa Birliği ve Rusya, uluslararası sistemde farklı kurumsal yapılara, tarihsel deneyimlere ve stratejik önceliklere sahip aktörlerdir. Bunları tek bir emperyal iradenin eşgüdümlü unsurları olarak görmek, aralarındaki gerçek çatışmaları ve farklılıkları açıklamayı güçleştirir. Bununla birlikte, bu aktörlerin dış politikaları güç, güvenlik, ekonomik çıkar ve normatif iddialar arasındaki ilişki bakımından karşılaştırılabilir.

A. Amerika Birleşik Devletleri: Liberal değerler ve stratejik çıkarlar. ABD'nin dış politika geleneğinde liberal demokrasi, bireysel özgürlükler ve uluslararası düzenin korunması önemli bir yer tutmuştur. Bununla birlikte, tarihsel uygulamalar bu ilkelerin her zaman tutarlı biçimde hayata geçirilmediğini göstermektedir.

Stratejik ortaklıklar, enerji güvenliği, bölgesel istikrar ve büyük güç rekabeti gibi etkenler, Washington'ın demokratik standartlara yaklaşımını dönemlere ve ülkelere göre değiştirebilir. Otoriter yönetimlerle güvenlik iş birliği yapılması da bu çelişkinin örneklerinden biridir. Ancak bu tür ilişkileri değerlendirirken her iş birliğini doğrudan emperyalist tahakküm olarak nitelemek yerine, ilişkinin koşullarını ve sonuçlarını incelemek gerekir. Askerî müdahale, ekonomik baskı, güvenlik ortaklığı ve diplomatik uzlaşma aynı kategoride ele alınamaz.

Temel soru, ABD'nin liberal değerler söyleminin hangi durumlarda dış politika kararlarını sınırladığı, hangi durumlarda ise stratejik çıkarların gerisinde kaldığıdır.

B. Avrupa Birliği: Hukuki bütünleşme ve stratejik özerklik

Avrupa Birliği, egemenlik paylaşımı, ortak hukuk ve ulusüstü kurumlar üzerine kurulu özgün bir siyasal bütünleşme modelidir. Bu nedenle AB'yi klasik anlamda bir emperyal devletle özdeşleştirmek analitik bakımdan sorunludur.

Bununla birlikte, Birliğin ekonomik ve düzenleyici gücü, dış ilişkilerinde asimetrik sonuçlar yaratabilir. Ticaret kuralları, yaptırımlar, üyelik koşulları ve ekonomik standartlar, farklı ülkelerin siyasal ve ekonomik tercihlerini etkileyebilir. Bu etkinin emperyal bir niteliğe sahip olup olmadığı, yalnızca AB'nin ekonomik gücüne bakılarak belirlenemez. Karşılıklı rıza, müzakere olanağı, bağımlılığın derecesi ve tarafların karar süreçlerine katılımı dikkate alınmalıdır.

AB'nin temel sınavı, savunduğu hukuk devleti ve insan hakları ilkelerini dış ilişkilerinde olduğu kadar kendi üyeleri arasında da tutarlı biçimde uygulayabilmesidir. Normatif meşruiyet iddiası, ancak kurumsal uygulamayla desteklendiğinde inandırıcı olur.

C. Rusya: Rusya'nın dış politikası, devlet güvenliği, büyük güç statüsü, tarihsel hafıza ve yakın çevresindeki nüfuz mücadelesi çerçevesinde incelenebilir. Tarihsel ve kültürel bağlar, kimi zaman dış politika tercihlerinin meşrulaştırılmasında kullanılır.

Bununla birlikte, bir devletin güvenlik kaygılarını dile getirmesi ile komşu toplumların egemenlik haklarını sınırlandırma iddiası arasında önemli bir fark vardır. Bir devletin tarihsel anlatısı, başka bir toplumun siyasal iradesini ortadan kaldırmak için tek başına meşru bir gerekçe oluşturmaz. Özellikle bir devletin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına yönelik güç kullanımı, uluslararası hukuk bakımından değerlendirilmelidir. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2. maddesi, devletlerin egemen eşitliğini ve kuvvet kullanma yasağını temel ilkeler arasında saymaktadır. Rusya örneğinde incelenmesi gereken, tarihsel aidiyet ve güvenlik söylemlerinin hangi koşullarda nüfuz alanı oluşturma veya başka toplumların kendi geleceklerini belirleme hakkını sınırlama aracına dönüştüğüdür.

Bu üç aktörün ortak paydası, aynı ideolojiye sahip olmaları değil, uluslararası siyasette normatif ilkeler ile maddi çıkarlar arasındaki gerilimin farklı biçimlerde ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla karşılaştırmalı inceleme, yüzeysel bir ahlaki eşitleme yerine ölçütlere dayanmalıdır: hukuk kurallarına bağlılık, güç kullanımının meşruiyeti, diğer devletlerin egemenliğine saygı, insan haklarının korunması ve hesap verebilirlik.

Bu ölçütler, büyük güçlerin söylemleriyle uygulamaları arasındaki mesafeyi daha nesnel biçimde değerlendirmeyi mümkün kılar.

6. İslam toplumları, laik hukuk ve ulusal egemenlik

İslam toplumlarında ulusal egemenlik ve demokratik kurumların gelişimini değerlendirirken dış müdahaleler ile iç siyasal yapıların etkilerini birlikte incelemek gerekir. Sömürgecilik, dış askerî müdahaleler, ekonomik bağımlılık ve büyük güç rekabeti, pek çok toplumun siyasal gelişimini tarihsel olarak etkilemiştir. Ancak bu etkenler, içerideki otoriter yönetimlerin ve kurumsal sorunların tek açıklaması değildir. Bir toplumun özgürleşmesini yalnızca dış tahakkümün sona ermesine bağlamak, içeride iktidarın nasıl dağıtıldığı sorusunu cevapsız bırakır. Aynı şekilde siyasal sorunları yalnızca dinî geleneklerle açıklamak da tarihsel çeşitliliği, toplumsal mücadeleleri ve kurumsal farklılıkları göz ardı eder. Bu nedenle laiklik, yalnızca dinin devlet işlerinden ayrılması şeklinde dar bir tanımla ele alınmamalıdır. Laik hukuk düzeninin temel işlevlerinden biri, yurttaşların hak ve yükümlülüklerini herhangi bir dinî aidiyete veya siyasal otoritenin kutsallık iddiasına bağımlı olmaktan çıkarmaktır.

Burada laiklik ile inanç özgürlüğü arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmaz. Aksine, hukuk önünde eşitlik ve vicdan özgürlüğü, bireyin inancını özgürce yaşayabilmesinin de güvenceleridir.

Siyasal iktidarın dinî bir gerekçeyle eleştiriden muaf tutulması, inanç topluluğunun tamamını iktidarın politikalarıyla özdeşleştirme tehlikesi taşır. Böylece hem dindar yurttaşların farklı siyasal görüşleri görünmez hâle gelebilir hem de din, iktidarın denetlenmesine ilişkin tartışmaların dışında bırakılabilir.

Oysa demokratik bir düzende hiçbir siyasal yönetim, kendisini temsil ettiğini ileri sürdüğü topluluğun tamamının iradesini tek başına sahiplenemez.

Ulusal egemenlik, yalnızca yabancı müdahalelere karşı bağımsızlık değil; yurttaşların kendi devletleri karşısında da hak sahibi olmalarıdır.

Bu yaklaşım, devletin dışarıya karşı bağımsızlığını savunurken içeride hukuk devleti ve demokratik denetim taleplerini de aynı ilkesel çerçevede değerlendirmeyi gerektirir.

Cumhuriyet fikrinin temelinde, siyasal iktidarın kalıtsal veya kutsal bir hak olmaktan çıkarılarak kamusal sorumluluk çerçevesine yerleştirilmesi bulunur. Cumhuriyet, yalnızca devlet başkanının seçimle belirlenmesi değildir; kamusal yetkinin hukukla sınırlandırılması, yurttaşların eşitliği ve siyasal kararların eleştirilebilir olmasıdır.

Bu bakımdan cumhuriyet ile kutsallaştırılmış otokrasi arasında yapısal bir gerilim vardır.

Kutsallaştırılmış otokrasi, siyasal otoriteyi sorgulanamaz bir merkeze yerleştirirken cumhuriyetçi düşünce, iktidarın hiçbir kişi veya grubun mülkü olmadığını kabul eder. Devlet, yurttaşların üzerinde ve onlardan bağımsız bir kutsallık taşıyan varlık olarak değil, ortak hayatı düzenleyen ve yetkileri sınırlandırılmış bir kamusal kurum olarak anlaşılır. Bu ayrım, millî aidiyetin değersizleştirilmesini gerektirmez. Tam tersine, millî bağımsızlığın kalıcı olabilmesi, yurttaşların devlet kurumlarına duyduğu güvenin zorlamadan değil, adaletten ve hesap verebilirlikten doğmasına bağlıdır. Cumhuriyetin meşruiyeti, eleştiriyi susturma kapasitesinden değil, eleştiriye dayanabilme gücünden kaynaklanır.

Bir devletin tarihsel başarıları, toplumsal hafızadaki yeri veya kurucu değerleri, güncel yönetimin bütün kararlarını kendiliğinden meşru kılmaz. Geçmişe duyulan saygı ile bugünkü iktidarın denetlenmesi birbirinin karşıtı değildir. Aksine, kurucu ilkelerin yaşatılması, bu ilkelerin güncel siyasal iktidara karşı da uygulanabilmesini gerektirir.

Bu çerçevede cumhuriyetin savunulması, yalnızca devletin dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı korunması olarak anlaşılamaz. Cumhuriyet, yurttaşın düşünme, eleştirme, örgütlenme ve siyasal iktidarı değiştirme hakkını güvence altına alabildiği ölçüde anlam kazanır.

Öte yandan, XXI. yüzyılda egemenlik, yalnızca sınırların korunması veya askerî kapasitenin büyüklüğü üzerinden açıklanamaz. Dijital altyapılar, finansal ağlar, kritik teknolojiler, enerji sistemleri ve bilgi akışları, devletlerin ve toplumların bağımsız hareket etme kapasitesini yeniden biçimlendirmektedir. Bu gelişmeler, klasik emperyalizm tartışmasını ortadan kaldırmamakta, aksine onu yeni bağımlılık biçimleri üzerinden genişletmektedir. Bir toplumun kendi siyasal kararlarını verebilmesi, yalnızca resmî bağımsızlığına değil, kararlarını uygulayabilecek ekonomik ve teknolojik kapasiteye de bağlıdır. Bununla birlikte, her teknolojik bağımlılığı emperyalizm olarak adlandırmak doğru değildir. Bağımlılığın siyasal tahakküme dönüşüp dönüşmediğini anlamak için alternatiflerin varlığı, sözleşmelerin niteliği, karar süreçlerinin şeffaflığı ve tarafların pazarlık güçleri incelenmelidir. Aynı soru dijital bilgi düzeni için de geçerlidir. Bilginin üretimi ve dolaşımı üzerindeki yoğunlaşma, bireylerin ve toplumların kendi gerçekliklerini değerlendirme kapasitesini etkileyebilir. Ancak bu süreç, yalnızca dışarıdan gelen bir tahakküm olarak değil, devletlerin, şirketlerin ve yerel siyasal yapıların birlikte rol oynadığı çok katmanlı bir güç ilişkisi olarak ele alınmalıdır.

Kutsallaştırılmış otokrasi bu koşullarda yeni bir işlev kazanabilir, siyasal erk, yalnızca geçmişin kutsallığına değil, güvenlik zorunluluğuna, teknolojik üstünlük iddiasına veya geleceğe ilişkin kaçınılmazlık söylemlerine de dayanarak hesap verebilirliği sınırlamaya çalışabilir.

Bu nedenle yeni yüzyılda egemenliğin temel sorusu şudur: Devletin güçlenmesi, yurttaşın özgürlüğünü de güçlendiriyor mu; yoksa devletin kapasitesi artarken yurttaşın siyasal iradesi daralıyor mu?

Bu soruya verilecek yanıt, gerçek bağımsızlık ile yalnızca devlet gücünün büyümesi arasındaki farkı belirleyecektir.

Sonuç olarak, devletin kutsallığı değil, hukukun üstünlüğü esas olmalıdır. Kutsallaştırılmış otokrasi ile emperyalizm arasındaki ilişki, çağdaş siyasal düzenin en önemli çelişkilerinden birini ortaya koymaktadır. İçeride sorgulanamaz bir iktidar yaratılması ile dışarıda başka toplumların iradesini sınırlandıran bir güç anlayışının benimsenmesi farklı süreçlerdir. Bununla birlikte, her iki süreç de siyasal iktidarın kendisine olağan sınırların ötesinde bir hak atfetmesiyle meşrulaştırılabilir. İçeride bu hak, ilahî irade, tarihsel misyon veya millî bekayla; dışarıda ise güvenlik zorunluluğu, medeniyet iddiası veya jeopolitik ayrıcalık söylemiyle temellendirilebilir. Bu söylemler, belirli koşullarda siyasal erkin hesap verebilirliğini zayıflatabilir ve siyasal toplulukların kendi geleceklerini belirleme kapasitesini sınırlayabilir. Ancak bu bağlantı kaçınılmaz değildir. Dinî inanç, millî kimlik, güçlü devlet veya uluslararası iş birliği kendi başlarına otoriterliğin ya da emperyalizmin kanıtı değildir. Belirleyici olan, bu unsurların hukukla ve demokratik denetimle kurdukları ilişkidir.

Kanaatimce, ABD, Avrupa Birliği ve Rusya'nın dış politikaları da bu çerçevede, önceden belirlenmiş bir ahlaki eşitlik veya tek bir emperyal plan varsayılmadan incelenmelidir. Her aktörün politikaları, kendi tarihsel koşulları, kurumsal yapısı, güç kullanımı ve normatif iddiaları arasındaki ilişki üzerinden değerlendirilmelidir. Uluslararası hukukun egemen eşitlik, kuvvet kullanma yasağı ve halkların kendi geleceklerini belirleme ilkeleri bu tartışmanın temel ölçütlerini sunar. Ancak hukuki ilkelerin varlığı, onların uygulamada kendiliğinden gerçekleşmesini sağlamaz. Bu nedenle uluslararası düzenin meşruiyeti, güçlü devletlerin kuralları başkalarına uygulama kapasitesinden çok, kendilerini de aynı kurallarla bağlı kabul etmelerine dayanmalıdır. Ulusal egemenlik, yurttaşın iradesini dış güçlere karşı korurken onu kendi devletinin sınırsız gücüne karşı da koruyabilmelidir.

Sonuçta mesele, devletin kutsal olup olmaması değil; devletin hangi ilkelere göre yönetildiği, gücünü nasıl kullandığı ve yurttaşlarına nasıl davrandığıdır.

Çünkü, insan onuru, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve özgür yurttaşlık ile korunur. Devletin meşruiyeti, kendisine gösterilen koşulsuz sadakatte değil; özgür insanların iradesine, adalete ve hukuka bağlılığında aranmalıdır.

Kaynakça

1. Arendt, H. (1951). The Origins of Totalitarianism. Harcourt, Brace.

2. Bobbio, N. (1987). The Future of Democracy: A Defence of the Rules of the Game. University of Minnesota Press.

3. Doyle, M. W. (1986). Empires. Cornell University Press.

4. Hobson, J. A. (1902). Imperialism: A Study. James Nisbet.

5. Kant, I. (1795/1991). Perpetual peace: A philosophical sketch. İçinde H. Reiss (Ed.), Kant: Political Writings (2. baskı). Cambridge University Press.

6. Weber, M. (1978). Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology (G. Roth & C. Wittich, Eds.). University of California Press.

Notlar/Diğer

Prof. Dr. Mahmut Can Yağmurdur, Ankara, 01 Kasım 2026

teksaglik.com web sitesi, sizlere daha iyi bir gezinme deneyimi sunmak için çerezler kullanmaktadır.

Bunlar arasında sitenin çalışması için gerekli olan temel çerezlerin yanı sıra, yalnızca anonim istatistiksel amaçlar, konfor ayarları veya kişiselleştirilmiş içerik göstermek için kullanılan diğer çerezler de bulunmaktadır. Hangi kategorilere izin vermek istediğinize kendiniz karar verebilirsiniz. Ayarlarınıza bağlı olarak, web sitesinin tüm işlevlerinin kullanılamayabileceğini lütfen unutmayın.

teksaglik.com web sitesi, sizlere daha iyi bir gezinme deneyimi sunmak için çerezler kullanmaktadır.

Bunlar arasında sitenin çalışması için gerekli olan temel çerezlerin yanı sıra, yalnızca anonim istatistiksel amaçlar, konfor ayarları veya kişiselleştirilmiş içerik göstermek için kullanılan diğer çerezler de bulunmaktadır. Hangi kategorilere izin vermek istediğinize kendiniz karar verebilirsiniz. Ayarlarınıza bağlı olarak, web sitesinin tüm işlevlerinin kullanılamayabileceğini lütfen unutmayın.

Tercihleriniz kaydedildi